Category: Köşe Yazıları

Mar 14 2009

Büyük Kaptan, Büyük İnsan

Fenerbahçe tarihinde yerini almış bir insandır kendisi. İstenen her şeyin olabileceğini gösteren, bizlere umut aşılayan yüreği büyük şahsiyettir. Yetenekleri kısıtlı olmasına karşı, dim dik duran, yetenek abidesi topçulara ”takım ruhu” dersi veren, hocasının yardımına koşan, her yerde, her an oynayabilen emektar kaptan. Kendisi geçirdiği rahatsızlık sebebi ile futbola veda etmek zorunda kaldı. Fc Köln’ün kaptanı olarak bıraktı futbolu, duygu dolu insan.Şimdi antrenör olarak yoluna devam edecekmiş.Başarılı olacağına inanıyorum ama peşini gösteriş budalası olmuş insanların bırakmayacağı kesin.Karizmadan bahsedecekler, yine alttan alta dalga geçecekler.Sol kanattan sağ ayağıyla kesme orta açarken güldükleri gibi.O, futbolcu olabilir fakat örnek iş hayatı ile bizlere hayatımız için örnek bir rol model.

O gittikten sonra Fenerbahçe abisiz, başsız, ruhsuz kaldı. Tuncay Şanlı, Tümer Metin, Aurelio ve Özat, Fenerbahçe’mizin isyan bayrağıydı, en yükseklerde dalgalanan. Şimdilerde Alex’in parlamasına, Emre’nin paslarına, Uğur’un bindirmelerine kaldık. Şampiyonluk için saldır Fenerbahçe tezahüratımız bir nakarattan ibaret. Biz ruhumuzu kaybettik, Şampiyonluğu değil.

Büyük kaptan yolun açık olsun, seni her zaman takip edeceğiz. Allah sana ve ailene ömür boyu mutluluk, sağlık nasip etsin. Vesselam.

Mar 09 2009

Kadir Has Açılış Programı

Dün akşam oynanan Kayserispor-Fenerbahçe maçını izleyemedim. Özet görüntülerinden, maçın geneli hakkında yorum yapacak kadar usta yazar da olamadım. Maçtan önce ”Merak ettiklerimiz” listesi hayli kabarıktı. Telefona gelen maç mesajları, aklımın ”Merak ettiklerimiz” listesine kaymasına yol açtı.  Nedense bu sefer maç 2-0 olunca, ‘tamam, bitti bu iş’ düşüncesi kapladı içimi. Taraftarlıkta level (seviye) atladım galiba.
Yeni stad nasıldı acaba? Eleştiri konusu olan zemin ne durumdaydı? Fenerbahçe’nin istekli, arzulu, motive halinden numuneler görebilecekmiydik? Kayserispor bize gene aynı tarifeyi uygulayacakmıydı? Bunların hepsi kafamda git geller oluşturdu. Kayserispor’un yeni stadında coşmasından korktum. Son haftalarda beraberlik takımı havası veren Kayserispor dan alınacak bir puana razıydım. Çünkü stad açılışı başka maç yokmuş gibi Fenerbahçe maçına yetiştirilmiş, her şey olası Fenerbahçe galibiyetine göre ayarlanmıştı. Neyse ki adımıza korkulan olmadı. Özetlerden izlediğim kadarıyla Semih ve Alex’in güzel golüyle maçı kazanmasını bildik.
Maçtan sonra öne çıkanlar arasında Volkan’ın gördüğü kırmızı kart ve Carlos abinin Tolunay bey’e gösterdiği şefkat halleri var. Kırmızı kart doğru ama Carlos abiye yapılan yorumlar yanlış. Özellik Tolunay Kafkas bey’in Carlos abi ye yaptığı hareket çok kabaydı. Carlos’un gelip çocuk sever gibi bir teknik adama bu hareketi yapması yersiz ama ona gösterilen tutum hiç insani değildi.
Aragones sessiz ve derinden takımı işlemeye başlamış. Pas alış verişi, diğer maçlara nazaran gelişme gösteriyor. Oyuncular artık daha dirençli ve rakibin oyununa tepki veriyorlar. Ben bu iyi gidişte Alex’in katkısının olduğunu da biliyorum çünkü Alex’in takımda oyun olarak hissettirdiği ağırlığın yanında, arkadaşları arasında elde ettiği ağırlığı da hissetttirdiğini düşünüyorum. Bazen topu almaktan çekinen hatta almayan Alex, bazen de defansın önüne kadar gelip top yapmaya çalışan iki farklı Alex’i görüyoruz. Bu iki dağ kadar farkın hangi neden den ötürü ortaya çıktığını anlamış değilim. Aman oynasın da başka ihsan istemem. Kendisini, 800.  maçına çıkıp bir de gol attığı için ayrıca tebrik ediyorum.
Yukarıda öne çıkanlar arasında saymadığım bir olay daha var.  O da Emre’nin bir futbolcuya kafanı keserim işareti. Güntekin Onay, programda Emre’yi yakından tanıdığını, normalde sakin bir yapısının olduğunu, ancak örnekleri olduğu gibi maç içerisinde sinirlerine hakim olamayan futbolculardan biri olduğunu söyledi. Ben de Emre’yi çok seviyorum, beğenerek izliyorum ama dün gece ki hareketi görünce, ”artık yeter be Emre” dedim. TCK da bir insanı ölümle tehdit etmek suçtur. Emre saha dışında adama, senin kafanı keserim işareti yapıyor. Bu ne şimdi? Neyse konuyu çok uzatmadan, yazının sonuna gelelim.
Fenerbahçe için daha önce yazdığım yazı da 3 te 3 yaparsa her şey değişir demiştim. Sırada Kocaeli maçı var. Taner Gülleri atmazsa yine kazanırız gibime geliyor. Sonrası ver elini liderlik. Taraftarlığın canı çıksın. Can çıkmadan umut kesilmiyor. Ne yaparsın?

Not : Yukarıda ki fotoğrafı koymamın sebebi, Aragones’in en hareketli hali olması ve takımın genel durumu hakkında mesaj vermesi. 10 puan.

Şub 27 2009

Patlıcan Bordo’su Bir Destan

Skibbe dönemine son verilmesi ve Büyük Kaptan Bülent Korkmaz’ın takımın başına getirilmesi Bordeaux maçı öncesi büyük bir riskti. Bu müsabaka Galatasaray’ın Kadıköy’de oynaması muhtemel UEFA Finali için büyük önem arz ediyordu ve başarısızlık halinde oklar Bülent Korkmaz’a çevrilecekti. Skibbe’nin içten içe sevinmesini 5. saniyede gelen golde görür gibiydim. Başarılı Türk Antrenör sayısının bir elin parmaklarını geçmediği aşikâr. Bu yüzden Bülent Korkmaz çıktığı ilk sınavda başarılı olmalıydı. Read more »

Kas 19 2008

Nicolas Anelka…

2004-2005 sezonunun devre arası…

Fenerbahçe’nin uzun süredir peşinden koştuğu Fransız yıldız, sonunda Fenerbahçe’de. PSG, Arsenal, Real Madrid, Liverpool gibi takımlarda oynamış bir oyuncu. İstanbul’a geldiğinde henüz 25 yaşını bitirmemiş. Geldiğindeki yorumları yerin altından duyuyorum sanki, hatırlar gibiyim. “Doymuş bir futbolcu. Kariyerinin sonuna gelmiş.” Bütün bu sözler 25 yaşında bir futbolcu için söyleniyor. Hani Dünya Kupası’nı kazanan milli takımın, Dünya’nın en büyük kulüplerinde değişilmez olan bir futbolcu için…

Fenerbahçe’de istediğini yapamıyor belki de. Takımdaki “Brezilyalı” gruplaşması içinde bir anlamda yalnız kalıyor. Serbest vuruş, kornerlerde istediği pasları alamıyor, yer tutmasını bilmeyen bir futbolcu değil halbuki… Yine de kritik goller atıyor Fenerbahçe adına. 2004-2005′teki şampiyonlukta önemli bir pay sahibi. 2005-2006′da istikrarsız bir dönem geçiriyor, tıpkı istikrarsız Fenerbahçe gibi. 2006-2007′de Zico geliyor, Anelka gitmek istediğini açıklıyor. Gidiyor, Premier Lig’de küme düşmeme mücadelesi veren Bolton’a…

Anelka’nın gidişiyle Fenerbahçeli spor yazarları rahat bir nefes alıyorlar sanki. Oh diyorlar, gitti, futboldan bezmiş adam gitti… Birkaç karşıt görüş dışında, yönetimde suç arayan hiç kimse yok. Tıpkı Appiah’ın takımdan kopartılışında olduğu gibi… Veya Aurelio veya Tuncay Şanlı’nın. Anelka değil ama; Appiah, Tuncay ve Aurelio bonservis bedelleri olmadan gidiyorlar. Fenerbahçe yönetimi izliyor, seyirci gibi.  Yapımcısı oldukları filmin galasında, gösterimi terk eden, filmde başrolü oynayan artistlerin gidişini… Pişman da değiller.

“Bitmiş, doymuş” Nicolas Anelka Bolton’da geçen 1,5 sezon sonunda Chelsea’ye geliyor. O meşhur Chelsea’ye. Geçen sezonun ikinci yarısı yedek kulübesinde, bu sezonun ilk 12 haftasını ise Drogba’nın yokluğunda hak ettiği ilk 11′de geçiriyor. Ve oynadığı 12 lig maçında, ağlara 12 gol bırakıyor. O “bitmiş” Anelka.

Fenerbahçe’nin büyük paralar saydığı, Anelka’dan yalnızca bir yaş küçük olan Guiza ise Türkiye Ligi’nde 11 maçta 2 gol atabiliyor. Türk Spor Basını, sadece bir önceki sezona bakmayı seviyor. Guiza’nın 2005 yılına kadar ikinci ligde oynadığı, 23 yaşındayken Barcelona B’de oynadığını yazmaya niyeti olan pek yok. Ama o bitmiş Anelka, şu an İngiltere’de gol krallığına oynuyor. Sezon sonunda iki oyuncunun istatistiklerine baktığımızda, umuyorum ki Guiza farkı biraz kapatmış olsun. Umuyorum…

Kas 14 2008

Futbol’da Şiddet, Yuhalamak…

Bir çok spor bilimci bu konuyu tez konusu yapmakta.
Araştırmalar da bu hususun “insanın doğasındaki saldırganlık dürtüsü” olduğunu gösteriyor. Peki ama “Türkiye’de Futbolda Şiddet” unsuru neden aşırı?

Başka tanımlamalarda sporun “kitlelerin afyonu ve örtülü milliyetçilik” olduğu söylenmekte.

Bunların gözüme çarpan noktalarını ele almak istedim.
Öncelikle “bir futbol seyircisi” gözünden bakalım olaya, ardından sportif kültür bağlamında değerlendirmelerimizi yapalım.
İlk olarak;

Franco’nun Bernabeau Stadı için söylediği “bana 150.000 kişilik bir uyku tulumu yapın” ve Salazar’ın “ben Portekiz’i kırk yıl boyunca 3F ile (Fiesta-Fadima-Futbol) ile yönettim” görüşü futbolun başka bir boyutunu içermektedir. Bu tanımın en büyük yanlışı, sporun kitleleri uyutan bir afyon olarak ele alınışı ve ilk insanlardan başlayarak bütün toplumların ilgisinin devamlılığının tıpkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi algılanmasıdır.
Geçmişten günümüze ülkemiz dışında bu tip yaklaşımlarla süregelen futbol anlayışı ülkemizde daha farklı bir yaklaşıma sebebiyet vermiştir.

Dünya üzerinde büyük miktarda paraların döndüğü ve artık çoğu ülkede spor olmaktan çıkan futbol üzerine dönen oyunlar, üzülerek belirtiyorum ki ülkemize sıçramakta da gecikmemiştir.

Bahis ve şike olaylarının artması, futbolu yöneten ve spor anlamında idare eden kesimlerin kirli işlere alet olması neticesinde futbol günümüzde “Gariban beşiği” sıfatına bürünmüştür.
Sadece desteklediği için değil, oynadığı bahis kuponunu yatırdığı için ağıza alınmayacak terbiyesizlikte küfürler ve yakıp yıkma boyutuna varan saldırganlıklar ile bir takıma saldırmak sporun hangi tanımına girer ki?

Saldırganlık genel olarak diğerine zarar vermek amacıyla bir kişi veya grup tarafından gerçekleştirilen davranış olarak tanımlanmaktadır.

Örneğin; maçlardan önce kulüp başkan ya da sözcüleri karşı kulübe ve taraftarlarına yönelik sözlü saldırı ve kışkırtıcı davranışları, maç sırasında taraftarların gösteri ve tezahüratları, oyuncunun sert davranışları, amigoların kışkırtmaları, bilerek bilmeyerek hakemlerin hatalı sanılan kararları, tartışmalı durumlar, spor yazar ve yorumcularının taraflı, kırıcı, yanlış ve sert yorumları özellikle özel televizyon kanallarının reyting uğruna federasyonu, hakemleri, kulüpleri suçlayan yayınları sporda saldırgan davranışları ve şiddet eylemlerine açık davetiye çıkartmaktadır.

Futbol maçları öncesinde, sırasında yahut sonrasında stada veya kulübe verilen zararlar her geçen gün artmaktadır. İzleyicilerin “Hakemin düdüğünün içindeki nohuta” kadar varan küfürleri, tribünlerde cinsiyet ayrımının yapılması ve insanların maç seyretmeyi “stres atma” olgusu olarak görmeleri futbolda şiddeti artıran sebeplerdendir.

“Yuhalamak”
Bu başlıkta inceleyeceğimiz konu aslında şiddetin varolmasında ki en büyük etkenlerden biridir.

İyiyi beğenmek, alkışlamak. Kötüyü istememek ve yuhalamak var olan futbol kültürümüz maalesef.
Yuhalamak baskı unsuru gibi görünse de büyük bir terbiyesizliktir kanımca.
Eğer desteklemediğiniz takımın hücüm yapmasını arzu etmiyorsanız bunu başka bir şekilde dile getirmeniz gerekmektedir. Şayet sizin nazarınızda “yuhalamak” rakibin sinirini bozuyor gibi dursa da yıllarca sporun içinde yer almış biri olarak; bana göre kendi takımınızı desteklemek rakibin sinirini daha da bozacaktır.

Yayınlanan bilimsel makalelerin çoğunda şiddetin çıkış noktaları şu sebeplere bağlanıyor;

  • Genel eğitimin yetersizliği, eğitim verilen okullarda spor kültürünün verilmeyişi. Beden Eğitimi dersinin müfredat programında 1 saat olduğunu varsayarsak meslektaşlarımı bu hususta eleştiremiyorum ne yazık ki.
  • Sporcuların saha içerisinde kavga etmesi ve tribünü tahrik etmesi. Kavgayı da geçtim her golden sonra yaşanan tahrik olayını örnek verecek olursak kitap yazmamız gerekir.
  • Hakemlerin bir taraflı yönetim sergilediği düşüncesinin baskın olması. Hakemlerimizin aldıkları eğitimin düşüklüğü bir tarafa dursun yazımın başlarında altını çizerek belirttiğim futbol - bahis - şike üçlüsünde hakem camiasının yer alması bu etkeni tetiklemektedir.
  • Gerçekte iyi hazırlanmadıkları halde, futbolcuların iyi bir hazırlık dönemi geçirdiğini ve müsabakaya hazır oldukları yönünde afaki yorumlarda bulunan takım antrenör ve yöneticilerinin demeçleri.
  • Seyirci ve sporcuların oyun kurallarını bilmemesi ve bu husuta sık sık itiraz etmesi.
  • Eğitim, kültür ve ekonomik yönden istenilen düzeyde olmayan, antisosyal ve kişilik bunalımında olan gençlerin fanatik derecesindeki taraftarlıkları vb. faktörler saha içi ve saha dışında saldırganlığı ve şiddeti doğrudan ya da dolaylı olarak körüklemeleridir.

Bu saydığım nedenlerin giderilmesinin, önlenmesinin tek yolunun eğitim olduğu aşikar.

Sporcusundan seyircisine, idarecisinden antrenörüne, yayıncı kuruluşundan futbol programlarına kadar her merciinin iyi bir spor kültürüne sahip olması şüphesiz ki bu sebepleri ortadan kaldıracaktır.

Unutulmamalıdır ki; “İhtiyaç ve tehlike anı olmadığı halde kendi türüne saldıran tek canlı insandır.”

Artı ve eksilerimle.
İrfan Kurudirek

Kas 03 2008

Büyük Takım Küçük Başarı

Bir film vardı “Büyük Adam Küçük Aşk”. Bu da ona benzer bir film. Başrollerde River Plate, Feyenoord, Deportivo La Coruna, Newcastle, Roma gibi oyuncular var. 2 oscarlı AS Roma büyük ilgi topluyor. Genç oyuncu Feyenoord aranan jön mü? Güney Amerika’nın en popüler oyuncusu River Plate, Avrupa sinemasının gelişmekte olduğunu söyledi. Newcastle filmlerde öpüşmem sevişmem dedi. Bir zamanların efsanevi aktörü Deportivo, ev kirasını ödeyemiyor.

 

Yoksa bunlar onların dublörleri mi?

Eki 13 2008

Mustafa Denizli şampiyon yap bizi

Bu tezahürat tanıdık mı geldi? Daha önce Galatasaray ve Fenerbahçe tribünlerinde söylendi mi? İkisinin de cevabı evet. Sıra Beşiktaş Tribünlerinde, sıra muhteşem İnönü Stadı’nı her zaman coşkuyla dolduran Beşiktaş taraftarında. Şimdi tam zamanı mı? Tartışılabilir ama bence evet. Bu kaos ortamındaki takımı ancak Mustafa Denizli gibi tecrübeli, beyefendi, saygıdeğer, bilgili bir isim düzlüğe çıkarabilirdi. 4,5 yıllık bu yönetimin belki de yaptığı tek doğru iş Denizli’yi başa getirmek olmuş olabilir. İlerleyen günler herşeyi gösterecek, bekleyip göreceğiz.

Galatasaray’ı çalıştırdığı yılları göremesem de Fenerbahçe’yi ve milli takımı çalıştırırken görme fırsatımın olduğu Mustafa Denizli, bence Türkiye’nin en iyi 2-3 teknik direktöründen biri. Fenerbahçe’yi şampiyon yapan ilk ve tek Türk teknik direktör. Eğer bunu Beşiktaş’ta da başarırsa Beşiktaş tarihinde de aynı konumda bulunacak. Ki bu şartlar altında işi çok da imkansız görünmüyor. Takımda her pozisyonda en az 2 oyuncu var, lige de iyi başladı, liderden sadece 2 puan geride 6 maç sonunda ve artık tamamen lige yöneldi. Bu şartlar Denizli’nin işini kolaylaştırabilir. Takımı zaten yeterince iyi biliyor ve tanıyor, bazı futbolcularla daha önce de çalışmış olması ayrı bir avantaj.

Gittiği her takımda açıkça belirtti küçüklüğünden beri Beşiktaşlı olduğunu. Bu yüzden tribünlerin gönlünde taht kurması da hiç de zor olmadı. Ne işi var bunun bu takımda, oldu mu hiç? diyen birine henüz rastlamadım. Hemen hemen herkes doğru tercih olduğu yönünde büyük ölçüde hemfikir. “Adam gibi adam” Ertuğrul Sağlam’dan aldığı görevi başarıyla tamamlayacağını düşünüyorum.

Haftasonu takımının başında ilk maçına Gençlerbirliği deplasmanında çıkacak. Tesadüftür ki Gençlerbirliği maçları Mustafa Denizli yönetimindeki takımlar için hep zor geçmiştir ve çoğunda mağlup olunmuştur. Benzer bir sonuçta karamsarlığa kapılmamalı ve sabır gösterilmeli. Daha yapılacak çok iş var.

Mustafa Denizli şampiyon yap bizi

Ellere bırakma kurtar tüpçüden bizi

Taraftar sever böyle sürprizi

Sen düzelt makus talihimizi

Eki 12 2008

Galatasaray’da Neler Oluyor?

Galatasaray’da sezon açıldığından beri ilginç şeyler oluyor açıkçası. Takımın Şampiyonlar Ligi’nden elenmesini takım çalışamadı birarada dedik geçtik. Ligin dibine kamp kurmuş Antalyaspor’a verilen tek puanın ardından Bursaspor yenilgisi bana göre Skibbe’nin ipini çekmiştir.

Bazı şeyleri görememek için hakkaten kör olmak lazım. Bursaspor maçı öncesinde bütün basın bas bas bağırdı. “Skibbe Yusuf’a dikkat etmeli”, “Yusuf çok tehlikeli”. Boşa. Hadi Skibbe Türkçe’yi bilmiyor, medyayı takip edemiyor. Yardımcılarına söylemedi mi bu adam sene başında medyayla ilgili isteklerini? Bugün fatura Boakamp ve Davala’ya çıktı. Yarın daha hazin sonlarda onları da bulamayacak zaten.

Hepsi bir kenara, takımda ileriye doğru bir umut parıltısı göremiyorum. Takım henüz 1 yenilgi aldıysa burada teknik direktörün pek etkisi olduğunu sanmıyorum.  Herkes başına buyruk oynuyor. Bunun en büyük örneği de Servet zaten. Yanındaki Meira’nın ileri çıkışlarından mıdır bilinmez, kamburunu çıkarıp topla ileri gitmeye kalkıyor, gol atmaya kalkışıyor. Skibbe onu bir kez uyarsa toparlamaya yetecek. İleri çıkmasını kasten istediğini düşünemiyorum bile. Takımın diğer galibiyetlerini düşününce ya Kewell’ın oyunu okuma becerisi var ya da dediğim gibi bireysel atılan goller.

Arda’da bir haller var. Kewell’ın onun yerini kapatmasından olsa gerek maça tam odaklanamıyor gibi bir haller var. Tabi bu sakatlıktan çıkmasının ardından yaşadığı bir durağanlık da olabilir.

Bir de sakatlar var. Takımın önemli oyuncuları sakat deniliyor. Bir oyuncu sakatlıktan çıktıktan sonra istediği kadar hazırım desin, o oyuncunun maç eksiği vardır. Geçen maçta Mehmet Topal ve Arda sakatlıklarının geçmesinin ardından ilk 11’de maça çıktılar. Sakatlıktan yeni çıkan oyuncular rakip yorulduğu zaman , maçın son anlarında oyuna sokulur. Bu herkes tarafından bilinir. Skibbe bunu da mı bilmiyor? Doğal olarak Mehmet Topal ve Arda anında sakatlanıp maçtan çıktılar.

Aslında yönetim Feldkamp’a yaptıkları oyunu Skibbe’ye de denedi fakat başarısız oldu bu sefer. Geçen sene Feldkamp’ı istifaya zorlamak için Ahmet Akcan’ın görevine son vermişlerdi. Hemen ardından da Feldkamp istifa etmişti. Ama bu sefer iyi bir manevrayla Skibbe “onları ben de beğenmiyordum” diyerek  kredisini bir kaç maç daha uzatabildi. Büyük ihtimalle ilk kötü neticede tazminatını eline verip gönderecekler Skibbe’yi de.

Yerine Rijkaard mı gelir Mancini mi bilinmez ama Skibbe’nin çok uzun zamanı kalmadığı kanaatindeyim.

 

Levent Özel

Eki 12 2008

Skibbe; gitmeli mi, kalmalı mı?

Taraftarın ilk günden beri bitmeyen önyargıları ve endişeleriyle izlediği Galatasaray’ın patronu Michael Skibbe, eminim önceden, Türkiye’de teknik heyet koltuğunda 2 aydan uzun süre oturmanın zorlukları konusunda bilgilendirilmiştir. Yine de, tam olarak haketmemesine rağmen bir teknik direktör için zor günler yaşıyor olmalı.

Bir takım, yeni bir teknik direktöre verildiğinde, toparlanması ve oturması zaman alır. Bu süreç kimi takımlarda 1 aydan kısa sürede gerçekleşirken kimi takımların oturması için çok uzun süre çalışılması gerekir. Bu durumu göze alırsak, Skibbe’nin yeni takımıyla ilk Avrupa macerasında tökezlemesini başarısızlık olarak saymak haksızlık olur. Galatasaray ise şampiyonluk yaşatan teknik direktörleri bile bekletmeden göndermeye alışkın, fakat dünya geneline bakarsak bunun örneğine çok rastlanmaz. Açıkçası futbol anlayışımızın dünya yol katetmesi gerekiyor, özellikle de işin teknik yönüne daha bir saygılı bakmamız lazım. Sonuçta işin gerçek rengi, biz bilgisayar başında eğlenip mutlu olalım diye yapılmış oyunlarda olduğundan çok daha farklı.

Bu sezon başına ufak bir göz atalım. Rigobert Song gibi Galatasaray’da kemikleşmeye başlamış bir isim, büyük bir ihtimalle şampiyonluk yarışında rakip olacak Trabzonspor’a gitti. Takımın abisi, kaptanı, lideri Hakan Şükür gönderildi, ki bir takım kaptanı, takımın iletişimi, düzeni, hırsı, sevgisi, her şeyidir. Bu iki önemli ismin gidişinin yanında, Meira, Kewell, Baros, De Sanctis gibi yıldızlar kadroya dahil edildi. Gelen isimler herhangi bir takımın çehresini tamamen değiştirecek oyuncular. Takımdaki yabancılara şöyle bir bakarsak; 1 İtalyan, 1 Portekizli, 1 İsveçli, 1 Brezilyalı, 1 Avusturalyalı, 1 Çek ve 1 Kongolu futbolcu var. Hocaları Alman.

O halde hediyelik eşya tezgahı gibi yabancı kadrosuyla beraber, en önemli defansı ve kaptanı ayrılmış bir takımın, kısa sürede, birbirine uyum sağlamasını, aynı dili konuşamasa bile birbirini tanıyıp anlaşabilmesini, kadro yapısının ve taktiklerin oturmasını beklememiz yanlış olur. Bu durumda başarı da kısa sürede gelmeyecektir. Türkiye’de böyle bir kadro er veya geç mutlaka şampiyonluğu yakından kovalayacaktır, fakat başarı kıstası olarak Avrupa’yı ele aldığımızda takımın bu şartlarda zorlanacak olması da kaçınılmazdır.

Skibbe’nin yardımcılarının görevlerine son verilmesinin, kendisinin bilgisi dahilinde olup olmadığını bilmiyorum, fakat bu bir teknik direktörün gönderilmesi için yapılan zemin hazırlığıysa, çok büyük bir hatadır. Teknik adamın kendini gösterebilmesi için en azından sezon sonuna kadar sabredilmeli, başarılı olursa mutlaka onunla devam edilmeli.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ne futbolcunun ne de teknik direktörün altın çağında olanı, koşa koşa Türkiye’ye gelmiyor, eğer çok büyük paralar dökülmezse. Bizim yapmamız gereken şey, Skibbe gibi teknik adamların kendini gerçekten ispatlayabileceği ortamı hazırlayıp, onlarla yükselişe geçmek, onlarla başarılı olmak. Yoksa takımlarımızın başına bu yıllarda bir Mourinho, bir Ferguson, Ranieri, Benitez gelecek değil. O sebepten yeni bir teknik direktör gelirken “Kim bu, tanımayız etmeyiz nereden çıktı?” demek yersizdir. Tabii bu söylediklerim yabancı teknik direktörler için geçerli.

Sonuç olarak taraftarlar olarak Skibbe’ye zaman vermeliyiz bence, çünkü kimin gerçekten başarılı olup olmayacağını bilemeyiz. Örnek olarak taraftarların şu anda mumla aradığı Mircea Lucescu’nun bu kadar iyi işler yapacağını kim bilebilirdi, Inter’in 3 teknik direktör değiştirip 8. olabildiği sezon ilk gönderilen kişiyken? Sabır her şeyin ilacıdır.

Eki 11 2008

UEFA Kupası Grup Analizleri - B Grubu

Bu sezon UEFA kupasının zorlu mücadelelere sahne olacağını söylemiştik. Önceki yıllarda belli başlı liglerin kalburüstü takımlarına bile gruptan kesin çıkar gözüyle bakardık. Şimdi ise günümüz futbolunun etkisiyle, gerçekten güçlü takımlar ortaya çıkmaya başladı, adını duymamış olsak bile! Bugün bir La Liga altıncısının gruptan çıkmasına şüpheyle bakıyorsak, Hollanda birinci ligini dördüncü bitiren takımın çıkma şansını çok az görüyorsak, işler gerçekten zorlaşmış demektir.

Öte yandan ben Galatasaray’ın çok iyi bir kura çektiğini düşünüyorum. Özellikle Ali Sami Yen’de oynanacak Metalist Kharkiv ve Olympiakos maçlarından alınacak galibiyetler gruptan çıkmamızı garantileyebilir. Ayrıca Almanya’da muhtemelen ev sahipliği yapacak Galatasaray, daha önce yaptığı gibi Hertha Berlin’i de üzecek gibi duruyor. Öte yandan Benfica deplasmanı gibi bir faktör var ki, prestijimizi kaybetmeden dönmemizi temenni ediyorum. Rakiplerimizi ufaktan inceleyelim.

A Grubu - Benfica, Hertha Berlin, Galatasaray, Metalist Kharkiv, Olympiakos

Portekiz tarihinin en başarılı kulübü diyebileceğimiz Benfica için söyleyecek çok fazla şey var aslında. Bu sezon kadrolarını çok fazla güçlendirdiler. Valencia zamanında Pablo Aimar, İspanya’da en sevdiğim takımın Valencia olmasının, yine aynı dönemdeki turuncu formayla beraber en önemli sebebiydi. Bu sene onunla beraber David Suazo ve José Antonio Reyes de ekibe dahil olarak kadroyu epey güçlü hale getirdiler. Oscar Cardozo, Nuno Gomes, Angel Di Maria ise kadronun diğer önemli isimleri. Stadyumları dünyaca ünlü 62.000 kişilik Estádio da Luz ve Benfica taraftarlarının maçlara katkısı gerçekten müthiş. Grup birinciliği için en önemli aday şüphesiz Benfica, açıkçası Galatasaray’ın da dahil olduğu deplasman takımları için çok zor maçlar geçeceği kesin.

Geçtiğimiz sezon ligde 10. olmasına rağmen “Centilmen takım” olarak UEFA Kupası’nda yer almasına hak tanınan Hertha Berlin, hatırladığımız gücünde değil. Dardai, Pantelic ile beraber bu sezon takıma katılan Raffael ve Voronin tanıdık isimler. Ancak gerçek şu ki Hertha Berlin iyi oynamıyor. Ligi düşme hattından sadece 13 puan yukarda bitiren ve 34 maçta 12 galibiyet, 14 yenilgi alan ekip toplamda -5 averaja sahip idi. Son yıllarda popülaritesi düşmekte olan Bundesliga’da hal böyleyken, Avrupa’da neler yapabileceğini kestirmek güç değil. Ben Galatasaray’ın iyi oynaması halinde muhtemel seyirci avantajıyla bu takımı deplasmanda(!) rahatça yenebileceğini düşünüyorum. Almanya’daki Türk seyirci faktörüyle beraber, Olympiakos ve Metalist maçlarının deplasmanda olması da gerçekten büyük şanssızlık Hertha için. Büyük bir sürpriz olmazsa son sırayı boylayabilir bu takım, en iyi ihtimalle Metalist’in üstünde 4. olabilir bence.

Son şampiyon Galatasaray, bu sezon gerçekten kağıt üzerinde çok kaliteli bir kadro kurdu. De Sanctis ki bu adam Euro 2008′de Buffon’un ardında 2. kaleci olarak kadroda yer almaktaydı, bence Galatasaray için büyük bir şans olabilir, sezon sonu kalmaya ikna edilmesini umuyorum. Defansta Meira kalitesini şimdiden kabul ettirdi, hızı, tekniği ve gücü ile vazgeçilmez defansı oldu takımın, Servet veya Emre Güngör ile yeterli uyumu sağlarsa Galatasaray defansı yaşadığı sıkıntılardan kurtulacaktır. Sol bekte Hakan Balta ve Volkan Yaman iki başarılı isim, sorun yaşatmayacaktır.

Galatasaray’ın Sebastian Perez’den beri yıllardır sorun yaşadığı sağ bekte ise yeni gelen Serkan Kurtuluş henüz çok genç. Mutlaka Sabri veya Uğur Uçar’ın iyileşmesi lazım yoksa bu pozisyon büyük tehlike arz ediyor. Orta sahada Linderoth ve Mehmet Topal oynayabilecek durumda olduktan sonra, Arda, Kewell, Lincoln gibi yıldızların yanında orta sahanın defansif yönü de yeterli seviyeye gelecektir. Arda ve Kewell’dan bahsetmeye zaten gerek yok, buna ek olarakLincoln bu sene gerçekten hakkını vererek oynadı şimdiye kadar. Basın her ne kadar yıpratmaya çalışıyorsa da, ilk alınırkenki beklentilerin hepsini teker teker karşıladı. Galatasaray’da nokta paslar atıp oyunu açabilen bir oyuncunun geri dönmesi büyük kazanç. Gerçek bir 10 numara gibi oynuyor bu sene, zevkle izliyorum. Forvette ise Milan Baros gibi dünyaca ünlü bir isim, bol gollü bir başlangıç yaptı Galatasaray kariyerine, alıştıkça daha da çok atacaktır eminim. Onun yanında Nonda var ki bir forvet olarak gerçekten Galatasaray’a yakışır bir futbolcu. Ümit Karan’ı da es geçmemek gerek, her ne kadar piyango misali bir oyuncu olsa da diğer iki oyuncunun yokluğunda forvette görev alabilecek bir isim. Sonuç olarak Galatasaray taraftarı bu sezon kimin formasını alacağını dahi şaşırdı, gerçekten yönetimi tebrik etmek gerekiyor transferler konusunda.

Galatasaray gerçekten çok şanslı bir kura çekti. Benim tahminim Benfica’dan deplasmanda 2 ya da 3 gol yiyerek geri döneriz. Diğer maçların her birini kazanma şansımız yüksek. İstanbul’da Olympiakos ve Metalist’i rahat yener Galatasaray, yine Hertha’yı da Berlin’de yeneceğini düşünüyorum. Galatasaray bu gruptan 2. olarak çıkacaktır.

Gelelim bu sezon Türk futboluna sıkı bir ders veren Metalist Kharkiv’e. Gerçekten çok disiplinli ve haddini bilerek oynayan, kazanan bir takım. Beşiktaş evinde 1-0 yendiğinde işlerin zora gireceğini anlamıştım. Dinamo Kiev’i deplasmanda yenen, Shaktar Donetsk ile yine deplasmanda berabere kalan bu takım evinde Beşiktaş’ı ayarlayacağı akşam arkadaşlarıma Beşiktaş’ın büyük bir ihtimalle yenileceğini fakat tur atlayabileceğini söylemiştim. Fakat kimse 4-1 gibi bir skoru tahmin etmemiştir sanırım. Kanımca Beşiktaş hem çok şanssızdı, hem de kötü bir teknik heyet hatasına daha kurban gitti. İşin iyi tarafı artık Galatasaray’ın bu takımı küçümseyemeyecek olması. Metalist Kharkiv’in gruptan çıkabilme şansı var, eğer Olympiakos’u evinde yenebilirse. Fakat ben grubu 4. olarak tamamlayacaklarını düşünüyorum.

Yunanistan’ın ateşli takımlarından Olympiakos bu sezon çarpıcı transferler yapıp lige iddialı başladı. Yunan liginde 5 maçta 13 puanla PAOK’un üstünde liderlik koltuğunda oturan Olympiakos’un, bu sezon Portuguesa’dan €9.000.000 karşılığında transfer ettiği 21 yaşındaki Diogo Luis Santo 5 maçta 3 gol atıp taraftara kendini çabuk sevdirdi. 25 yaşındaki Dudu Cearense de CSKA Moskova’dan €6.000.000 karşılığında transfer edildi. Kadrolarında Kovacevic, Raul Bravo, Zewlakow, Galletti gibi önemli isimler de yer almakta. Şampiyonlar Ligi’nde Anorthosis’e yenilmelerinin ise reklam amaçlı olduğu kanaatindeyim. Fikstür olarak çok da iyi olmayan Olympiakos’un 3. olacağını düşünüyorum. Eğer çok iyi oynarsa Galatasaray’ı geçip 2.  olabilirler, fakat Anorthosis karşısında oynadıkları futbolu önemli maçlardan birinde sergilerlerse Metalist’e geçilip gruptan çıkamayabilirler. Yine de ben Olympiakos’tan kaliteli bir futbol bekliyorum, kadrosu hiç fena değil, seyircisini de hesaba katarsak başarılı olacaklardır.

Sonuç olarak maçları çok zevkli olacak bu grubun, mutlaka izlenmesi gerekiyor. Farklı karakterde 5 takımın mücadelesi her ne kadar tahmini zor olsa da sıralama tahminim Benfica-Galatasaray-Olympiakos-Metalist-Hertha şeklinde. Gerçekten tahmin yapmak cesaret istiyor bu grup hakkında. Tabii ki gönlümüz Galatasaray ile.

Eki 10 2008

Uefa Kupası D Grubu

Yeni bir grup incelemesiyle daha sizlerleyim. Bu yazımda Uefa Kupası D grubunu yazacağım. Bu grupta NEC Nijmegen, Tottenham Hotspur, Spartak Moskova, Udinese ve Dinamo Zagreb yer alıyor. İlk bakışta 3 takım öne çıksa da bence 5 takım da birbirine denk güçte. Bu grup hakkında tahmin yürütmek epey güç olacak. Son derece zevkli maçlar bizi bekliyor.

İlk olarak bu sene dünya çapında bir takım kuran Tottenham’la başlayalım. Geçen sene ortasında takımın başına geçen Juande Ramos’la birlikte çıkışa geçen Kuzey Londra ekibi Lig Kupasını kazanarak Uefa kupasına katıldı.Wisla Krakow’u 2-1 ve 1-1 ile geçerek gruplara kaldılar. Bu sene kadroya dahil edilen Roman Pavlyuchenko, Luca Modriç, David Bentley, Gomes, Giovanni Dos Santos  ve kadroda zaten yer alan Aaron Lennon, Gareth Bale, Darren Bent, Ledley King gibi oyuncularla  beklentiler çok yükseldi. Ancak bu seneye felaket başladılar kelimenin tam anlamıyla. Ligin ilk 7 haftasında sadece 2 puanları var ve ligde önümüzdeki 4 maçın en az 3′ü kazanılamazsa Juande Ramos kovulacak. Eğer lige konsantre olurlarsa ve grup maçlarındaki zor fikstürü de hesaba katarsak Tottenham gruptan çıkamayabilir.

Yıllardır İtalya’da ilk 7-8 takım içerisinde yer alan Udinese, bu istikrarını hiç bozmuyor. İtalya’da en zor deplasmanlardan biri Udinese ve kadrosunda da birbirinden önemli oyuncular var. Antonio Di Natale, Fabio Quagliarella, Gökhan İnler, Gyan Asamoah gibi oyuncular her takımın başına iş açabilecek kapasitedeler. Geçen sene Milan’ın ardından 6. olan kulüp, gruplara B.Dortmund’u 2-0 ve 0-2′lik sonuçların ardından penaltı vuruşlarıyla eleyerek katıldı. Fikstürü oldukça zor olsa da en kötü ilk 2′de yer alacaklarını düşünüyorum.

Hollanda Ligi’nin şimdiye kadar hep vasat takımlarından biri olan NEC Nijmegen geçen sene sürpriz bir başarı göstererek Uefa kupasına katıldı. Romanya’nın güçlü takımı Dinamo Bükreş’i 1-0 ve 0-0 ile geçerek gruplara katıldılar. Kadrosunda Collins John ve Tim Janssen dışında önemli bir oyuncusu bulunmayan kulüp ilk 3′e girebilirse büyük iş başarmış olur. Fikstür onlar için de önemli handikap bu grupta.

Rusya’nın şimdiye kadar en çok şampiyonluğu bulunan takımı Spartak Moskova, 2001 yılından bu yana şampiyonluğa hasret. Son 3 sezonu 2. sırada bitirdiler ve artık şampiyonluk istiyorlar ki bu sene de onlar için zirveden uzak geçti bitti sayılır. Geçen ay takımın başına geçen efsane Danimarkalı Michael Laudrup ile neler yapacaklar göreceğiz ancak bu grup için ilk 3 adaylarından biriler. Kendi sahalarında iklim şartlarıyla rakiplerini yeneceklerini düşünüyorum. Spartak Moskova Uefa Kupasına Şampiyonlar Ligi ön elemesinde Dinamo Kiev’e 4-1 ve 4-1 yenilip hayal kırıklığı yaratarak geldi. Gruplara da Banik Ostrava’yı 1-1 ve 1-0 ile geçerek kaldılar. En önemli oyuncusu Pavlyuchenko’yu Tottenham’a satan takım büyük güç kaybetse de yine de iyi oyuncular kadroda yer almakta. Fikstür ve diğer etmenler sayesinde Spartak Moskova gruptan çıkacaktır.

Hırvatistan’ın futbolcu fabrikası Dinamo Zagreb, yıllardır yetiştirdiği oyuncuları büyük takımlara büyük paralara satmasıyla ünlüdür. Eduardo Da Silva, Luca Modriç, Nico Kranjcar bunlardan sadece birkaçı.  Son 3 yıldır Hırvat Ligi’nde şampiyonlar ve bu takımı deplasmandan yenebilmek oldukça güç. Sparta Prag’ı 0-0 biten 2 maçın ardından uzatmalarda elediler ve gruplara kaldılar. Kendi sahalarında alabilecekleri en az 4 puan ve deplasmanda 1 puan ile gruptan çıkabilirler.

Maç Programı:

23 Ekim 2008

Udinese-Tottenham
Dinamo Zagreb-NEC Nijmegen

6 Kasım 2008

Tottenham-Dinamo Zagreb
Spartak Moskova-Udinese
 

27 Kasım 2008

NEC Nijmegen-Tottenham
Dinamo Zagreb-Spartak Moskova

3 Aralık 2008

Spartak Moskova-NEC Nijmegen
Udinese-Dinamo Zagreb

18 Aralık 2008

NEC Nijmegen-Udinese
Tottenham-Spartak Moskova

Eki 10 2008

Uefa Kupası H Grubu

Uefa Kupası 2008-2009 sezonu grup maçları kura çekimi sonucunda H grubu Nancy, Deportivo La Coruna, Feyenoord, CSKA Moskova ve Lech Poznan olarak şekillendi. Bu yazımda bu takımları değerlendireceğim.

İlk olarak geçen yıl Fransa Lig 1′in flaş takımı Nancy ile başlayalım. Nancy bu sezon geçtiğimiz yıl gösterdiği performanstan bir hayli uzakta. Uefa gruplarına Motherwell’i 1-0 ve 2-0 skorlarla geçtiler. Ancak bu sonuçlarla geçtiler ki zaten zayıf olan İskoçya Ligi’nin zayıf takımını elemek Fransa’nın 4. bitiren takımı için çok da zor olmamalı. Kadrosunda tanınmış pek fazla isim bulunmasa da River Plate’den kiralanan Macaluso ve takımı geçen yıl sırtlayan Hadji önemli isimler. Nancy için grupta 3.lük sürpriz sayılabilir ki oldukça zor.

Gelelim 2005 yılı Uefa şampiyonu CSKA Moskova’ya. Tarihlerinin en iyi sezonunu yaşadıkları ve duble yaptıkları 2005 sezonundan sonra bir türlü istikrar sağlayamadılar. Geçen sezon Zenit’in 3 yıl önce kendi yaptıklarını yapmasıyla iyice gözden düştüler. Ancak hala çok kaliteli kadroları var ve hedefler hep büyük tutuluyor. Vagner Love, Yuri Zhirkov, Milos Krasiç, İgor Akinfeev gibi oyuncular Avrupa’nın önemli takımlarında oynayabilecek yetenekte oyuncular. Milli futbolcumuz Caner Erkin de zaman zaman kadroda yer almakta ve başarılı maçlar çıkarmakta. CSKA gruplara S.Koprivnica takımını 1-0 ve 2-1′lik skorlarla eleyerek geldi ve ilk 3 sırayı almalarına kesin gözüyle bakıyorum ve grubun en büyük favorisi olduğunu düşünüyorum.

Gelelim Türk dostu Deportivo La Coruna’ya. Yıllardır stadlarında asılı olan Türk Bayrağı’ndan dolayı büyük bir sempatim var bu takıma ve taraftarına. 2000 yılında kazandıkları tarihlerinde tek İspanya Şampiyonluğu’nun ardından takip eden 2-3 yıl Avrupa’nın en tehlikeli takımlarından biri olan Deportivo, o günleri mumla arıyor. Son 3-4 yıldır büyük hayal kırıklığı yaşayan ve kadroda revizyona gidip gençleşen takım istikrarsız sonuçlarla taraftarını üzüyor ancak takımda gelecek olduğu her halinden belli. Geleceğin yıldızı Guardado, tecrübeli Mista ve Valeron, Omar Bravo, Ze Castro gibi oyuncularla İspanya Ligi’nde ilk 6yı hedefleyen bu ekip, Uefa’da da gidebildiği yere kadar gitmek amacında. Gruplara Brann Bergen’i 2-0 ve 0-2′lik sonuçların ardından penaltı vuruşlarıyla eleyerek geldiler. İlk 3 içerisinde bitireceklerini tahmin ediyorum.

Gelelim bir başka hayal kırıklığı takım Feyenoord’a. Özellikle geçen sezon eski günlerine dönmek adına çok sayıda önemli transfer yaptılar ve sezona da iyi başladılar. Ancak sonu gelmeyen sakatlıklardan sonra şampiyonluktan ve şampiyonlar ligi hedefinden uzaklaşarak Uefa kupasına gitmeye razı oldular. Bu seneye de çok kötü başladı Feyenoord. Bu sene de sakatlık belası bitecek gibi durmuyor. 2 hafta önceki maçta tam 17 oyuncularını sakatlıktan dolayı oynatamadılar ve 3-0 kaybettiler Den Haag’a karşı.Gruplara Kalmar’ı 0-1 ve 2-1′lik sonuçlarla eleyerek kaldılar. Roy Makaay, Kevin Hofland, takıma yeniden dönen Tomasson, Landzaat gibi önemli oyuncuları var ancak hangilerini oynatabilecekleri belli olmadığından bu takım hakkında tahmin yapmak oldukça güç. Ancak yine de tecrübesiyle ve fikstür avantajıyla Feyenoord’un ilk 3′e gireceğini düşünüyorum.

Ve grubun en zayıf halkası Polonya ekibi Lech Poznan. 2. ön eleme turunda Grasshoppers’ı 6-0 yenerek sansasyon yarattılar. Daha sonraki turda da Avusturya’nın önemli ekibi Austria Wien’i elediler. Tarihlerinde birkaç kupadan başka başarısı olmayan takım için son derece önemli sonuçlar. Kadrolarında Lewandovski dışında önemli oyuncuları yok ve grubun en zayıf halkası olarak görüyorum onları. Kendi sahalarındaki maçlarda belki grubun kaderini etkileyen sonuçlar alabilirler.

Maç Programı:

23 Ekim 2008

Nancy-Feyenoord
CSKA Moskova-Deportivo
Lech Poznan(Bay)

6 Kasım 2008

Feyenoord-CSKA Moskova
Lech Poznan-Nancy
Deportivo(Bay)

27 Kasım 2008

Deportivo-Feyenoord
CSKA Moskova-Lech Poznan
Nancy (Bay)

4 Aralık 2008

Lech Poznan-Deportivo
Nancy-CSKA Moskova
Feyenoord (Bay)

17 Aralık 2008

Deportivo-Nancy
Feyenoord-Lech Poznan
CSKA Moskova (Bay)

Eki 09 2008

Neler Oluyor Beşiktaş?

Efenim bu ilk yazımda sizlere galibiyet, başarı veya istikrar adına bir şeyler karalamak isterdim fakat maalesef genel gidişat iğrenç olduğundan dilediğim tarzda bir giriş yapamayacağım.

Şimdi yıllarını Beşiktaş kulübüne vermiş, yoluna “taraftarlık” olayını benimsemiş birisi olarak ilk yazım da Beşiktaş üzerine olsun istedim.
Ne kadar objektif değerlendiririm o da sizin yorumunuza kalmış.

Ertuğrul Sağlam ile başlayalım.
İstikrarsız yönetimi, değişik futbol anlayışı, tarihi fark ve istifa arasında geçen süreci değerlendirmek istiyorum.

Kayserispor’da başarılı bir grafiği vardı Ertuğrul Sağlam’ın.
Süleyman Hurma menajerliğinde güzel bir ekip ile istikrarlı futbol ile başarıyı elde etti.
Kendisi ile bir seminerde karşılaştık.
Karşılaşmaz olaydık.
Kendisini Beşiktaş’a emek veren bir futbolcu olarak çok beğendiğimi, teknik olarak gelişim arzusunu çok doğru bulduğumu söyledim. Benden önce soru soran bazı arkadaşlar “Beşiktaş’a gitmeyi düşünür müsünüz?, Beşiktaş teklif yapsa cevabınız ne olur?” tarzı sorular yönelttiler.
Ne şiş yansın ne kebap misali cevaplar geldi.
Velhasıl; Kayserispor takımını oluştururken alt yapıyla geldiğini, yeni 16 oyuncu transfer ettiğini ve bu oyuncular arasında ki rotasyonu çok iyi sağladığını söyledi.
Soru olarak “Yeni gelen 16 oyuncu içerisinde alt yapıdan kazandırdığınız oyuncular var mıydı? Alt yapıya verdiğiniz önem nedir?” diye bir soru yönelttim.
Cevap olarak “Teşekkürler, ben mi yanıtlayayım yoksa Sayın Hurma mı?” cevabını alınca asıl merak ettiğim cevabı aldım.

Beşiktaş çoğu futbol yazarının da savunduğu gibi “deneme yapılacak bir takım” değildir. Beşiktaş 1903 yılında Jimnastik Kulübü olarak kurulmuş 1910 yılında da aktif olarak futbol oynatmaya başlamış köklü bir kulüptür.
Bu semineri takip eden yılda Ertuğrul Sağlam’ın Beşiktaş Kulübü’ne teknik direktör olması beni haklı olarak düşündürmüştür. Kaldı ki “Rıza Kaptan”ın izleri daha unutulmadan olumsuz bir yapıda telafisi olmayan bir yola girilmiştir.
Türk Medyası ve Türk Taraftarı mantalitesi ortada.
Tek bir yanlış yönetimi istifaya, teknik ekibin ailesiyle dalgaya, oyuncuların eşlerini pazarlamaya götürür.
Bu yıllardır böyle.
Profesyonel takım yöneticileri yapacakları her hamlede bu olguyu göz önünde bulundurmazlar ise sonuç ne yazık ki hüsran oluyor…
Read more »

Eki 09 2008

Fenerbahçe’nin Sorunu

Yeni sezonun başlamasıyla birlikte Fenerbahçe’de sorunlar bitmek bilmiyor. Geçtiğimiz yıl attığı kritik gollerle takımına hayat veren Deivid de Souza’nın uzun süren sakatlığı, istikrarsız Uğur Boral ile değişmeli oynayan ve kimi zaman takımına faydası dokunan Vederson’un yokluğu, 2003-2004 sezonundan beri Fenerbahçe’de çok kilit bir rol oynayan Marco Aurelio’nun takımdan ayrılması, sezon başından beri Edu-Lugano ikilisinin sakatlık ve cezalardan dolayı bir türlü bir arada oynayamaması… Sorunları satırlarla uzatabiliriz. Aziz Yıldırım’ın yıllardır takıma kazandırmaya çalıştığı “yabancı futbolcu” ekolünü eleştirebiliriz örneğin. Bu ekol, takımda çok fazla yabancı oyuncu oynaması değil. Fenerbahçe tarihinin en başarısız sezonlarından olan 1999-2000 sezonu ve öncelerinde, yabancı oyuncu tercihleri Afrikalı oyunculardan yana kullanılıyordu. Genk’ten gelen Oulare veya Gaziantepspor’dan gelen Yaw Preko gibi oyuncular Fenerbahçe’de başarılı olamadı. Ardından yeni arayışlara giren yönetim, 2000-2001 sezonunda önemli transferler yaptı. Bu sefer takımın yabancı tercihleri Sırp, Yugoslav ve Hırvat oyunculardan yana kullanılmıştı. Yapılan transferlerin çoğu tuttu, hatta ilk sezonda başarı geldi. Gelecek sezon kadro korunmasına rağmen başarı sağlanamadı. 2003-2004′te Aurelio’nun gelişiyle başlayan “Brezilya” süreci ise 2004-2005 sezonunda Alex, 2006-2007′de Deivid, Edu, (Ayrıca Güney Amerikalı olduğu için Brezilyalı futbolcularla lisan problemi yaşamayan Lugano.) 2007-2008′de ise Vederson ve Roberto Carlos ile devam etti. Elbette başlarında bulunan “Beyaz Pele” Zico’yu unutmamak lazım. Zico’nun gelişiyle ilk sezonda şampiyonluk; ikinci sezonda ise Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final başarısı yakalanırken takımdaki futbolcular arasındaki uyum göz dolduruyordu.

Ne var ki, Aziz Yıldırım ve yönetimi geçtiğimiz sezon takımın şampiyon olamaması sebebiyle Zico ile yolları ayırma kararı aldı. Futbolcular ve Zico arasındaki o müthiş uyum artık asla sağlanamayacaktı. Zico yerine getirilen hoca ise, 70 yaşına gelmiş, EURO 2008 şampiyonluğu haricinde kariyerinde yalnızca birkaç kupa bulunan, İspanya’daki kulüp kariyerinde daha çok takımların kümede kalmasına yardımcı olmasıyla bilinen Aragones getirildi. Aragones 70 yaşında iken Avrupa’nın en önemli kupasını kazanmış, bir anlamda ikinci baharını yaşıyor; diğer yandan ise yaşı ve yeni kazandığı zaferi sebebiyle “doygun” bir görüntü sergiliyordu. Nitekim öyle de oldu. Fenerbahçe takımındaki futbolculardaki kazanma hırsını, sene başından beri çıkılan hiçbir maçta göremedik. (MTK ve Partizan maçlarını hariç tutuyorum, zira o maçların seviyesi Türkiye Ligi’ndeki Fenerbahçe maçlarından bile düşüktü neredeyse.) İlk altı haftada alınan dört mağlubiyet ve iki galibiyet ile Fenerbahçe sıradan bir Süper Lig ekibi haline geldi. Deplasman takıntısını hala daha üzerlerinden atamamaları bir yana, kendi sahalarındaki maçlarda bile sergiledikleri futbol bütün taraftarları çileden çıkarttı.

Kaldığımız yere dönecek olursak, 2008-2009 sezonunda Fenerbahçe yönetimi yapılmaması gereken birşey yaptı. Uyum içindeki Brezilyalılar dağıldı. Yabancı tercihleri ise teknik direktör Aragones’in isteği doğrultusunda İspanya’dan yana kullanıldı. Guiza, 28 yaşında ve kariyerindeki neredeyse tamamen as olarak oynadığı ilk yılını başarılı bir şekilde geride bırakmış, üstelik İspanya gibi Dünya’nın en zor ligleri arasında gösterilen bir ligde gol kralı olmuştu. Hiç de yabana atılır bir başarı değildi bu, ayrıca EURO 2008′de de efsanevi oyuncu Raul yerine milli formayı giymiş ve iki de gol atmıştı. Aragones’in tercih ettiği ikinci oyuncu ise ilginçti. 1975 doğumlu, takımı Villarreal ile geçirdiği son 6 sezonda sadece 152 lig maçında forma giymiş olan Josico getirildi. Josico geçen sezonu sakatlıklarla boğuşarak geçirmiş ve yalnız 15 maçta oynayabilmişti. Transfer edildiği mevkiide daha önce Aurelio gibi Fenerbahçe’nin son 5 sezonundaki başarılarında büyük pay sahibi olan, Appiah gibi Juventus’ta iyi işler yaptıktan sonra kariyerinin zirvesinde Fenerbahçe’ye gelen ve ilk sezonunda çok iyi oynayan oyuncular vardı. Josico’yu ise adını andığımız iki futbolcuyla kıyaslamamıza imkan yok ne yazık ki.

Takıma katılan üç İspanyol’un şu ana kadarki katkıları ortada. Guiza, Şampiyonlar Ligi ve lig maçlarında toplam 2 gol atabildi; Aragones takımı başında çıktığı toplam 12 resmi karşılaşmada 5 galibiyet, 2 beraberlik ve 5 yenilgi aldı; Josico ise geldiğinden beri yalnızca birkaç maçta forma şansı buldu, şimdi de sakatlığıyla boğuşuyor. Fenerbahçe’nin bu sezonki temel sorunları arasında neredeyse mükemmel işliyor diyebileceğimiz bir dengeyi bozmak yer alıyor. İspanyol ekolü mü? Del Bosque’yi ne çabuk unuttuk?.. Fenerbahçe’nin bir an önce hataların üstesinden gelmesi gerekiyor…

Eki 09 2008

UEFA Kupası Grup Analizleri - A Grubu

Bu sene, UEFA kupası tarihindeki en heyecanlı sezonlarından birini yaşıyor olmalı. Gruplara kalan takımların Şampiyonlar Ligi’ndeki takımlardan aşağı kalır yanı yok desek yeridir. Hatta B. Dortmund, Beşiktaş, Everton, Guimaraes, Napoli, Sparta Prag gibi Avrupa klasmanında güçlü sayılacak ekiplerin daha gruplara gelmeden elendiğini göz önüne alırsak, bu sezon takımlar için epey zorlu geçecek gibi görünüyor. Çok fazla lafa dalmadan, ilk grubumuzun incelemesine geçelim.

A Grubu - PSG, Racing Santander, Manchester City, Twente, Schalke

Geçtiğimiz sezon küme düşmekten son hafta, belki de şans eseri kurtulabilen Paris Saint Germain ekibi, Süper Lig’in güçlü takımlarından Kayserispor’u geçerken zorlandı desek yeridir. Kezman’ı da dahil ettiği güçlü ekibiyle bu sezon daha iddialı gözükse de, çoğu kişinin aksine, Fransa Ligi’nde 8 maçta 11 puan toplayan ve henüz geçen sezonu atlatamamış, toparlanamamış gözüken bu takımın gruptan çıkmasının çok zor olacağını, grup maçlarının son haftasında Twente ile kendi evinde yapacağı maçın kendileri için büyük önem taşıdığını ve büyük ihtimalle kaderinin bu takımla aynı olacağını, yani gruptan çıkamayacağını düşünmekteyim. Ancak 8 maçta 5 gol yiyip 5 gol atmış olması da alacağı sürpriz beraberliklerle grubun kaderinin değişmesine yol açabileceğini de gözler önüne seriyor.

Gelelim geçtiğimiz sezonun başarılı ekibi Racing Santander‘e. Son hafta, oldukça kötü bir sezon geçiren Osasuna’yı, hem de rakibin düşme tehlikesini çok yakından hissetmesine rağmen 1-0 yenip, Mallorca’nın üstünde 6. olarak UEFA Kupası’na katılmaya hak kazanmıştı. Kadrosuna bakınca Pedro Munitis, Smolarek, Tchite, Duscher, Garay gibi bilinen isimler göze çarpıyor. Bu takımın gruptan çıkma şansının yüksek olduğunu düşünüyorum.

Son yılların çok konuşulan kulübü Manchester City‘nin bu gruba düşmüş olması kesinlikle gruptaki rakipleri için büyük talihsizlik. Özellikle de City’nin şimdilik kendini ispat edebileceği tek kulvarın UEFA Kupası olduğunu düşününce, bu durum biraz daha geçerlilik kazanıyor. Grup birinciliği için en büyük favori tartışmasız City gibi duruyor.

Yine geçtiğimiz sezon Hollanda Eredivise’da başarılı bir sezon geçirip ligi 4. bitiren, play-offlarda Ajax’ı geçen Twente takımı Şampiyonlar Ligi elemelerinde Arsenal’a 2-0 ve 4-0 yenilip UEFA Kupası’na kalmıştı. İngiltere’nin eski teknik direktörü Steve McClaren’ın çalıştırdığı ekip, belki de en önemli yıldızı olan Engelaar’ı, hem de gruplarda rakibi olacak Schalke’ye kaptırmıştı. Avrupa kupalarında oldukça tecrübesiz olan bu takımın her şeye rağmen gruptan çıkabilmesi oldukça zor gözüküyor.

Almanya’nın güçlü ekibi, Neuer’li, Westermann’lı, Rafinha’lı, Krstajic’li, Rakitic’li, Engelaar’lı Schalke takımı, forvet hattında ise Asamoah, Kuranyi, Farfan ve Halil Altıntop gibi isimlerle oldukça iddialı. Geçtiğimiz sezon Bayern Münih’in erkenden şampiyonluk yarışını koparmasıyla ve Werder Bremen’in son hafta deplasmanda Leverkusen’e puan kaybetmemesiyle 3. olarak Şampiyonlar Ligi’ne giden ekip, Barcelona’ya iki maçta da 1-0 yenilerek elenmişti. Grubun ve belki kupanın favorilerinden olan takım zorlanmadan gruptan çıkacaktır.

Kısaca özetlersek, Man City, Schalke ve Racing’in gruptan çıkacağını düşünüyorum. PSG ise evinde alacağı Racing galibiyetiyle durumları biraz değiştirebilir. Kanımca E ve C gruplarından sonra en zor grup A grubu, zevkli maçlara sahne olacaktır.

Eki 09 2008

Benfica geçmişini arıyor

Portekiz’in 3 büyük kulübünden biri olan Benfica 4 yıldır şampiyonluğa hasret durumda, ki 4 yıl önceki bu şampiyonluk son 16 yıldaki tek şampiyonluk. Daha önce Portekiz Ligi’nde 31 şampiyonluğu bulunan Benfica bu istatistikte açık farkla lider durumda. 27 kez de Portekiz Kupası’nı kazandılar. Ayrıca 1961 ve 1962 yıllarından 2 Şampiyon Kulüpler Kupası müzelerinde bunulmaktadır. Bu geçmişe bakıldığında Portekiz’in en başarılı kulübü denilebilir fakat Porto’nun son yıllarda yaptığı çıkış ve ardarda kazandığı şampiyonluklar sayesinde popülaritesi Benfica’nın önüne geçti.

Uzun yıllardır istenilen başarıları yakalayamayan takımda bu süre içinde pek çok ünlü teknik direktör çalıştı, ancak onlarda istenilen sonuçları alamadılar. Bunların arasında Trapattoni, Camacho, Koeman bunlardan birkaçı. Bu seneye daha önce Valencia’yla başarılı sayılabilecek yıllar geçiren Quique Sanchez Flores ile başladılar. Flores’in yardımcılığına da takımın sembol isimlerinden Rui Costa getirildi. Takıma da pek çok ünlü oyuncu takviye edildi. Pablo Aimar, Jose Antonio Reyes, David Suazo gibi Portekiz Ligi’nin kalitesine göre çok üst düzey oyuncular takıma katıldı. Halen kadroda bulunan Luiaso, Oscar Cardozo, Nuno Gomes, Angel Di Maira, Petit gibi oyuncuları da eklersek kağıt üzerinde Avrupa’da dereceye girebilecek takım görüntüsü ortaya çıkıyor.Özellikle Oscar Cardozo’nun en geç birkaç yıl içerisinde Avrupa’nın büyük kulüplerinden birine gideceğini düşünüyorum. Zaten Reyes ve Aimar gibi oyuncuları anlatmaya gerek yok. Kalede de Portekiz Milli Takımı’nda Ricardo’nun yedeği Quim ve yıllarca Leverkusen’de oynayan Hans-Jörg Butt güven veriyolar. Defansın bel kemiği Luisao zaman zaman Brezilya Milli Takımı’na seçiliyor. Orta sahada Angel Di Maria’yı Pekin Olimpiyatları’nda izledim ve gayet beğendim. Orta sahanın bir diğer oyuncusu Nuno Assis yükselen formuyla milli takıma göz kırpıyor. Kadro çok ofansif gözükmekle beraber kaliteli defans oyuncularıyla hem ofansta hem defansta çok güçlü bir takım haline geldi Benfica.

Ben Benfica’yla ilgili yazı yazmayı düşünürken, Galatasaray Uefa Kupası grubunda Benfica’la aynı gruba düştü ve artık birşeyler yazmak farz oldu. Fikstür gereği Galatasaray Benfica ile deplasmanda maç yapacak. Yani Euro 2004 finalinin de yapıldığı Luz Stadı’nda. Seyirci baskısı, muhteşem atmosfer ve kaliteli kadrosuyla Benfica,  Galatasaray’ın başına zor işler açacaktır. Deplasmanda alınacak 1 puan bile sevindirici olmalıdır bu şartlar altında. Benfica’nın şuan için tek handikapı tam olarak takımın oturmaması. Ligde 5 haftada aldıkları 3 beraberlik bunun göstergesi. Ancak maçın oynanacağı tarihe kadar takımın iyice oturacağını ve seri galibiyetler alacağını düşünüyorum.

Eki 08 2008

Manchester City: Dünü, Bugünü ve Yarını

Manchester dendiği zaman akla ilk gelen takım olmayabilir, hatta 1976-1977 sezonundan beri elle tutulur bir başarısı da olmayabilir, ancak Manchester City’i parlak günlerin beklediğini söyleyebiliriz.

1880 yılında iki tane hapishane müdürü tarafından kurulan ve şu anki adını 1894 yılında alan klüp İngiltere’nin köklü klüpleri arasında yer almakta. 128 yıllık tarihinde iki lig şampiyonluğu, dört FA Cup, iki lig kupası, ve bir tane de Kupa Galipleri Kupası kazanmış. 1960’lar ve 1970’ler de en başarılı dönemlerini geçiren takımın o dönemki efsane menajeri Joe Mercer’ın yardımcılığını Malcolm Allison yapmaktaydı. 1973 yılında klüpten ayrılan Malcolm, 1976-1977 sezonunda Galatasaray’ın antrenörlüğünü yaptı. Aslında o zamanki şartlara baktığımızda Galatasaray’ın ne kadar önemli bir iş yaptığını söyleyebiliriz. Öyle ki Malcolm Allison Manchester City’de geçirdiği yedi senede dört kupa görmüştü ve bunlardan biri de Kupa Galipleri Kupası idi. Ondan sonraki üç yılda Crystal Palace’da çok büyük başarılar göremese de FA Cup’ta yarı final görmüştü son sezonunda. Galatasaray isabetli bir transfer yapmış gibi gözükse de işler iyi gitmedi. 16 takımlı ligde beşinci olabilen ve hiçbir avrupa kupasına katılamayan Galatasaray, ilk sezonun ardından Malcolm ile yollarını ayırdı.

Man. City maçlarını 2002-2003 sezonunda taşındıkları 48.000 kapasiteli City of Manchester Stadyumu’nda oynuyor. İngiltere’deki en büyük spor organizasyonu olan Commonwealth Oyunları sebebiyle il konseyi tarafından inşa edilen stad daha sonra Manchester City devredildi. Ancak herşeye rağmen 35 milyon poundluk bir yatırımla stad uygun hale getirildi. Man. City’nin stad hikayeleri bununla sınırlı değil. Tarihi boyunca bir çok stad değiştiren klüp, hala çok az sayıda klubün sahip olduğu bir stadta maçlarını oynuyordu hem de 1923 yılında. Stad 84.000 kapasiteye sahipti ve Kuzey’in Wembley’i adıyla anılıyordu. Hatta öyle ki İngiltere seyirci rekoru bir Manchester City maçında kırıldı; tam tamına 84.569 kişi.

Geçtiğimiz sezonu liderin 22 puan gerisinde ancak dokuzuncu olarak bitirdiler. Ancak son günlerde en çok konuşulan klübün satılma işleminden sonra Man. City’i güzel günler bekliyor gibi.

Manchester City’nin hisselerinin %75i 2007 yılının Temmuz ayında Tayland’ın eski başbakanı Thaksin Shinawatra tarafından 80 milyon poundun üstü bir fiyata satın alındı. Ancak Tayland içinde bazı soruşturmalarda adı geçen ve 800 milyon poundluk servetine el konan, hatta karısı hapis cezasına çarptırılan Thaksin, yönetimin de yoğun çabasıyla, satışın üzerinden sadece bir yıl geçmesine rağmen hisselerini satmak zorunda kaldı. Geçtiğimiz haftanın başında yani 1 Eylül’de Mancher City klübü, Thaksin’in hisselerinin hepsinin Abu Dhabi United Group tarafından satın alındığını açıkladı. Üstelik sadece bir yıl önce 80 milyon pound eden hisseler bu sefer 200 milyon pound fiyatına satıldı.

Dr. Sulaiman Al-Fahim klübün yeni yönetiminde başkanlık üstlenecek gibi görünüyor. Daha ilk basın toplantısında klübün önümüzdeki üç sene içerisinde ilk dört sırayı hedeflediğini açıkladı. Aynı zamanda önemli transflerle adlarından söz ettireceklerini de belirtti. David Villa, Berbatov, Robinho gibi oyunculara astronomik teklifler önerdiler. Asıl sorun klubün resmi olarak 1 Eylül’de satılmış olması ve transfer sezonun kapanmasına çok az bir süre kalmış olmasıydı. Dolayısıyla reddedilemeyicek teklifler sunan Abu Dhabi Group Real Madrid ve Tottenham dışında bütün klüplerden ret yanıtı aldı. Berbatov’un fiyatında anlaşmalarına rağmen Berbatov Manchester City’e gitmeye yanaşmayınca, ibre Robinho’ya döndü. Henüz bir kaç gün önce açıkça Chelsea’de oynamak istediğini ve Real Madrid’de mutsuz olduğunu söyleyen Robinho, böylece 32.5 milyon pounda Man. City’e transfer oldu. Transferin ardından da konuşmalarını sürdüren Robinho eski klübüne sitem etti. Ancak işin gerçeği şu ki Real Madrid’de aldığı yıllık paranın tam üç katını Man. City’de kazanacak.

Transfer hedefleri Robinho ile sınırlı değil. Ara transferde Cesc Fabregas, Fernado Torres ve Cristiano Ronaldo’ya teklif yapılacağı konuşuluyor. Öyle ki Ronaldo’ya 135 milyon poundluk bir teklifte bulunması bekleniyor. 200 milyon pounda klüp satın alabilirken bir oyuncu için 135 milyon pound teklifte bulunmak ne kadar mantıklıdır bilinmez ama Abrahomoviç’ten on kat daha fazla serveti olduğu söylenen Abu Dhabi Group için belki de bu rakamlar çok küçük. Ama herşeyin ötesinde ezeli rakipleri Manchester United’ın batsa dahi bu teklifi kabul etmeyeceğini düşünüyorum.

Peki bütün bunlar neler getirecek? Önümüzde bir çok satın alma örneği var ve herhalde en başarılısı da Chelsea. Henüz bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu göremese de uzun yıllardır başarısız olan takımı tekrar zirveye oynar konuma getirmişti Abrahomoviç. Ancak bunun tersi örnekleri de mevcut ki bunu yine Manchester City’nin iki yılda iki kere el değiştirmesini örnek olarak gösterebiliriz.

Kadrosunda Jo, Darius Vassel, Elano, Shaun Wright-Phillips, Zabaleta gibi zaten çok kaliteli oyuncuları var. Üstelik bunun yanına Hamann gibi tecrübeli oyuncuları da serpiştirmiş durumdalar. Şimdi de Robinho transferi var ki oynamak istediği takdirde Normal İspanya’da daha başarılı olabileceğini düşünüyorum. Real Madrid’de dört maçta bir gol ortalaması var ve bunu geliştirebilir. Antrenörleri uzun bir süre Tugay Kerimoğlu’nun takımı Blackburn Rovers’da görev yapmış Mark Hughes. Göreve geldiği ilk yılda Blackburn’ü 40 yıl aradan sonra FA Cup yarı finaline taşımış ve ondan sonraki 2 sene de aynı başarıyı tekrarlamıştı. Şimdi elinde daha iyi bir kadro ve belki de her antrenörün isteyeceği sınırsız para var. Neler yapabileceğini bu sezon göreceğiz ama büyük baskı altında olacağı kesin. İlk altı sıranın altına düştüğü takdirde neler olacağını düşünmek hiç de zor değil.

Bu sezon UEFA kupasında mücadele edecekler ve gruplardan önceki ilk rakipleri AC Omonia. Hiç zorlanmadan geçeceklerdir. Benim kanım Man. City için bu sezon çok kritik. Öncelikle geçen senenin üstünde bir başarı göstermeliler. Bu da UEFA’da başarı ve ligde Şampiyonlar Ligi bileti almak demek. Herşeyin ötesinde göze hoş gelen futbol oynamalılar. Çünkü taraftarı kazanmaları gerek. Genelde taraftar bu tip satın alma olaylarına karşı sert çıkıyorlar, dolayısıyla başarıyı satın almanın beraberinde getirmek bir şart. Kariyeri müthiş olan bir antrenör yerine futbol kariyeri müthiş olan Mark Hughes’u takımın başına getirmek risk gibi gözükebilir ki bu eski yönetimin icraatıydı. Ancak benim fikrim çoktan patlamasını yapmış antrenörler yerine patlamak üzere olan antrenörleri seçmek her zaman daha iyidir. Mesela Mourinho’nun bu sene Inter ile çok büyük başarılar elde edeceğini nedense düşünemiyorum. Şu ana kadar belki de hiç bir antrenörün başaramadığını çok kısa sürede yaptı ve hep kazandı. Ancak herşey bir yerde duraklama dönemine girmek zorunda.

Sonuç olarak neler olacak tam kestiremesek de Man. City öncelikle Taylandlı yönetimden kurtulduğuna sevinmeli. Ayrıca zaten 76-77 sezonundan beri başarısı olmayan bir takımdan bahsediyoruz. En kötü ne olabilir ki?

SportsTop Blogs